Koşu, aerobik egzersizin temel hedefi olmasının yanı sıra kardiyovasküler sistem üzerine de anlamlı kazanımlar sağlanır. Enduransa önemli ölçüde katkılar sağlar, kan basıncını regüle eder, kronik birçok hastalığın çözümüne anlamlı kazanımlar sağlar. Örneğin aerobik egzersizi, doğru bir planlama ile Tip 2 Diabet'in önüne geçmede, insülin direncinin kırılmasında önemli kazanımlar sağlar. Ancak bu kutsal spor, ülkemizde pek hak ettiği konumda değil. Zaten bu yazımız içerik irtibariyle "özendirici" değil "bilgilendirici" bir durum arz etmektedir.

Öncelikle koşucuların ülkemizde kendilerine ait bir zemin bulabilmesi pek mümkün değil gibi görünüyor. Birçok belediyemiz, koşucular için parklara entegre edilmiş sistemleri inşa etse de henüz ülkenin geneline yayıldığını söylemek mümkün değil. Betonarme zeminler, etki-tepki unsuru boyunca koşu sırasında birçok sağlık sorununa zemin de hazırlamaktadır. Burada zeminin fazlasıyla yumuşak olması ise, istenilen temponun yakalanamaması ve ayak bileğinin burkulması ile bağların deformasyona tabi tutulmasına zemin hazırlayabilir. Bu etapta uzun süreli ve devamlılık arz eden koşu aktivitelerinde zeminin önemi son derece mühimdir. Düşündükçe bazı okurlarımız, o halde treadmill -koşu bandı- var diyecektir. Ancak bu yargının da kendi içinde handikapları söz konusudur. 2009 Sporda Biyomekanik Konferansı'nda sunulan bir çalışma bunun ortopedik açıdan bazı feragatlar anlamına geldiğini izah etmektedir. Unutmayın treadmill'de, doğal olarak zemin hareketlidir ve geriye doğru seyreder. Bu ayak bileğinin hareketlerinde önemli bir azalmayı tetikler. Bununla beraber rectus femoris'de de önemli bir kayıp vardır. Yani aslında koşu bantları belli kasları kuvvetlendirirken, belli kaslarda kazanımsal olarak "olumlu" yansımalar sunmuyor.

Koşucuların seçimsel planlarını doğru analiz etmesiyle beraber, hayatın bir rutini olacak biçimde koşu aktivitelerine başlanır. Koşular beraberinde sakatlanmaları da beraberinde getirebilir. Bu durum her spor branşında olabilmekle beraber, amatör sporcuların yoğun eğilim gösterdiği koşuda anlamlı oranda görülmektedir. Bunlar koşunun fiziksel bileşenleri ile de doğrudan alakalıdır. Şöyle ki, koşu aktivitesi alt ekstremitenin dinamik uyumu, ayakkabı tercihi, zemin tercihi gibi hem internal hem de eksternal yapılardan anlamlı şekilde etkilenir. Bu da parametrelerden birinde görülecek olumsuz dönütün ortopedik açıdan görülebilecek yaralanmalara zemin hazırlamasına sebebiyet verebilir.

Aslında koşucular ile özdeşleşmiş ortopedik problemler bir hayli fazla. Çünkü koşu her ne kadar "yetenek" gerektirmeyen bir platform üzerinde yorumlansa da, ince detayları ile ortopedik engellerin önüne geçilmesi gereken bir spordur. Örneğin koşu aktivitesi sırasında ani sprintlerin ve ısınmamış kasların tekrarlı hız yüklenmelerine maruz kalması ile özdeşleşmiş bir rahatsızlık var. Bunun adı Shin Splint. Bu hastalığın detayları ve tedavi için; Shin Splint nedir?

Bunun haricinde koşucuların ihmal etse de en çok etkilenime maruz kalan bölümleri ayakları ve baldır kısımlarıdır. Bu yaralanma sadece ayak bileğinin burkulması formatında olmak durumunda değil. Örneğin vücudumuzun en önemli kaslarından biri olan ve gücüyle de dikkat çeken gastrocnemius kasının yoğun tempo nezdinde spazma gitmesi ve bunun aşil tendonda belirgin travmatik etyoloji yaratması bir yaralanma semptomu olabilir. Koşucuların dinlenme araları vermeden ve çevresel koşulları (sıcaklık, nem oranı) önemsemeden aktivitelerine devam etmeleri de aşil tendonu üzerine lokalizeleşmiş bir semptom yansıması olarak karşımıza çıkabilir. Üstelik ayak bileği problemleri bu kadar da kısa bir pergelde ele alınacak türde değildir. Örneğin yanlış zeminde ve daha da yanlış bir ayakkabı tercihi ile aktivitelerini devam ettirmeye çalışan sporcuların pes planus veya pes cavus ile yüzleştiğini biliyoruz. Ayağın en önemli bileşeni olan MLA'yı desteklemeyen ortopedik açıdan kusurlu davranışlar, plantar fascia'nın aşırı gerilmesine, calcaneal epin veya plantar fasciitis gibi tabloların görülmesine davetiye çıkarabilir.

Koşucuların bir diğer problemi ise Quadriceps ve Hamstring üzerine lokalizeleşmiş bir yaralanma hikayesidir. Çünkü Quadriceps ve Hamstring yürüme, koşma aktivitelerinde koordineli bir şekilde çalışmalıdır. Örneğin Quadriceps'in akselerasyona koyduğu katı neticesinde, Hamstring ekzentrik kasılarak ekstremiteyi yavaşlatmalı ve topuk vuruşunun kontrollü bir şekilde yapılmasını sağlamalıdır. Ancak bu iki taraftan birinin, diğerini domine etmesi yaralanma öyküsünü anlamlandırır. Yürüme aktivitesinde bu kas imbalansı bir şekilde tolere edilebilse de, koşu gibi süresel bazda kısaldığı aktivitelerde kasların eşit derece kuvvete, esnekliğe ve enduransa sahip olması gerekmektedir.

Son olarak nadir görülse de sert zeminlerde ısrarlı ve yüksek tempolu egzersiz yapanların karşılaştığı bir gerçek söz konusu. Stres kırıkları. Bu tamamen ayakkabının enerjiyi absorbe etmekte yetersiz kalışı ve yerin tolere edilemeyecek boyutta tepki uygulaması ile ilişkilidir. Bu yüzden zemin ve ayakkabı seçimi son derece önemli bir konumdadır.
Son birkaç olimpiyatta gördüğümüz bir gerçek var. Uzun mesafeli koşularda Kenyalı sporcuların, kısa mesafeli sprint koşlarda ise belirgin bir şekilde Jamaicalı sporcuların hakimiyeti söz konusu. Burada "disipliner" bir çalışmanın ötesinde genetik faktörlerin rol aldığı gerçeği iyiden iyiye tartışılmaya başlandı. Özellikle Usain Bolt'un adeta olimpiyatları domine edişi, kısa mesafeli koşularda Jamaicalıların genetiksel üstünlüğünün olup, olmadığını tartışmaya açtı . Bu etapta tartışılması gereken ilk husus şüphesiz, bu insanların hangi vasıflarda daha üstün bir konumda olduğudur. Anjiotensin dönüştürücü enzimin bir komponenti olan D'allele (1) kasların ihtiyaç duyduğu ve enerji üretiminde tüketmesi gereken oksijeni ihtiva eden kanın, kaslara daha hızlı pompalanmasını sağlıyor. İş burada biraz farklılaşıyor. Zira sömürgecilik anlayışından kurtulan Jamaicalıların milyonlarca insan arasından sağ kalan, yüksek genetik avantajlara sahip olduğu hususu tarihsel sürecin bize hatırlattıkları arasında.

Aynı zamanda Tip2 kas lifleri, hızlı kasılıp hareketini kısa sürede tamamlayan, Alpha Actinin 3 sayesinde daha kuvvetli bir aktivite ihtiva eder. Bu açıdan kısa süreli bir maraton (100m, 200m) yarışmalarında esas etken olan patlayıcı kuvvetin açığa çıkması açısından son derece mühim bir avantaj sağlar. (2) Bir sprinter açısından ayrı bir önem taşıyan 577RR bileşeni özellikle Jamaicalı vatandaşların avantajlı olduğu konuların başında geliyor. 2 numara ile referanslanmış çalışmada 100-200-400 metre koşucularının ACTN-3 geninin α-actinin-3 proteini ve sarkomer yapısıyla ilgisi açıklandıktan sonra çalışmaya elit sporcular dahil edilmiş. Genetik bir ayrışmayı analiz ettiğinden ötürü 10 farklı ülkeden Kafkas (Caucasian) ve Afrika kökenli sporcular çalışmaya dahil edilmiş. Yine aynı şekilde Finlandiya, Yunan, Rus, İsrail, Japon ulusal ve uluslararası sporcular da analiz edilmiş. Çalışma neticesinde a-actinin 3 proteninin optimal düzeyin altında kalışı güç ve sürat konusunda önemli dezavantajlar yaratmaktadır. Bu yapısal bileşenlerin Tip2B (fast glikolitik) kas yapısında ve aerobik önem ihtiva eden (Tip1, Tip2A) kaslarında önemli kazanımlar sağladığı görülmektedir. Üstelik kazanımlar sadece bununla da yetinmemektedir. ACE I/D kan basıncının regülasyonuna katı sağladığı gibi kas gelişimine de anlamlı kazanımlar sağlayabilir. Yüksek ACE aktivitesinin kasta büyüme/gelişme yanıtını stimüle edebilir. Bu kazanımlar sürat / güç sirkülasyonunda çok önemli kazanımlar ve avantajlar sağlayabilir. Usain Bolt örneğinde bu kazanımı direkt olarak genetik varyasyonlara ve avantajlara bağlamak ise bir nebze haksızlık olarak yorumlanabilir. Ancak kısa sprint koşularında devreye giren anaerobik sistemin etkinlik düzeyinde farklılık ve yüksek kuvvet açığa çıkaran Tip2B kaslarının yüzdesel yoğunluğu büyük bir avantaj statüsündedir.
Kısacası, enerji formasyonu ve patlayıcı güç açığa çıkarmada artık fiziksel performans gelişim süreçlerinin tek başına anlamlı kazanımlar sağlamadığı tartışılabilir konumda. Nitekim, Usain Bolt'un kısa mesafeli (100-200-400m) koşularda belirgin bir üstünlük sağlaması anlamlı bir sonuç doğurmaktadır. Bu yarışmalarda yer alan Amerikalı vatandaşlarında 300 milyonluk bir nüfus içinden elimine edilmiş olmasına rağmen istenilen sonuçları verememesi, Jamaicalı sprinterların genetik açıdan bir takım avantajlara sahip olduğu sonucunu anlamlandırabilir. 1- http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/11354635 2- http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/27075997

Fzt. Furkan Aksungur
Fizyoterapisti anlamak, sanırım dünyanın en kolay işi. Çünkü fizyoterapisti anlamak için bir çaba ortaya koymaya gerek yok. İçsel dünyasında yüzleştiği sorunlar öylesine net ki, anlaşılmaz tek bir köşesi yok. Hali hazırda birçok fizyoterapist de ortak kanaat getirdiği sorunları açıkça söyleyebilmektedir. Sorun verilen bir yığın emeğe karşılık anlama kaygısı gütmemekte. İşte fizyoterapistleri en derinden yaralayan olay da tam anlamıyla bu.

Bundan birkaç yıl önce bölümü tercih eden birçok gencin aklında "Amerika'da 30 yıllık periyodun en başarılı mesleklerinden biri" ibaresi yer edinmişken, bugün oldukça karamsar bir tablo dikkat çekicidir. Yer Amerika değil, Türkiye'dir ve burada sektör pek de "insaflı" değildir. Halen kurumsal kimliğini devam ettirip, kendi kazanırken çalışanına kazandıran firmaları bu tabirden soyutluyoruz. Çünkü bugün halen meslek anlamında ufak kazanımlar söz konusuysa, bu tarz firmaların aktif rolünün önemi yadsınamaz.

İnsanlar 2010-2012 senelerinde bu bölüme tabiri caizse "peak" yaptırdı. En yüksek sıralamalar da bu dönem içerisinde görüldü. Popüler mesleklerin başında gelen, her ne kadar zor dönemler geçirse de sunduğu prestij ile her zaman gönüllerde taht kuran "Eczacılık" fakülteleri ile yarışır, birçoğunda taban puan bazında geçen bir karaktere büründü. Ancak o zamanlardan itibaren vurgulanan bir husus vardı ki, dikkat çekicidir. O zamanlar çalışan fizyoterapistler, stajyerlere ısrarla "iyiye gitmiyoruz" ekolünü dayattı. Bunda baştan sona olmasa da büyük ölçüde haklıydılar ve toplum bu kadar realistik düşünceye hazır değildi. Tehlike çanları çalıyordu ancak tehlike çanları çaldıkça kontenjanlar katlanmaya devam etti.

Bugün fizyoterapistlerin birçoğu o "güzel" dönemleri "kısa" tanımlaması ile özdeşleştiriyor. Birçok insan sadece 4 yıl içerisinde bu kadar gerilemeyi anlamlandırabilmiş veya zihninde mentalitesini kavrayabilmiş değil. Tercih ederken meslektaşlar tarafından "çok iyi ya, iş sıkıntısı yok" denilen meslek bugün tam anlamıyla "nerede iş var, 100-150 kişi başvuracağız da" formuna evrildi. Süreç çok çabuk değişti ancak bundan çıkarılacak dersler ve değişmesi gereken hususlar var.

Öncelikle bu mesleğin kutsallığı tartışılmaz. Düşünsenize, yürüyemez denilen hastanın ilk adımına ve o anda gözündeki parıldamaya eşlik ediyorsunuz. Uzun süren bir rehabilitasyon programından sonra hastanız size veda ederken, yaşınıza bakmaksızın büyük bir sevgi ve saygı besliyor. Kaç meslek böyle manevi yoğunluğu yaşatabilir? Ancak madalyonun diğer yüzünde ise tam tersi bir tablo söz konusu. Birçok yeni mezun fizyoterapist bırakın iş bulmayı, CV'lerine "olumsuz" bir dönüş bile alabilmiş değil. Hali hazırda artan kontenjanlar, daha sonraki senelerde yaşanabilecek kaotik tabloyu adeta gözler önüne seriyor. Bu sene bile istihdam alanında kısır döngüye düşen fizyoterapistler, gelecekte "yeni mezun" akınlarına nasıl refleksif bir yanıt verebileceğini akıl edebilmiş değil. Şimdi dilerseniz, "fizyoterapistlerin dertleri ne?" bu soruya odaklanalım.

1- Çalışanların tamamı genç! 

"Genç" tabiri, her ne kadar sevimlilik, azim, dinamiklik çağrışımları yapsa da tablonun bu kadar tek düze işlemediği ender konular mevcut. Bunlardan biri şüphesiz fizyoterapistlerin gelecek senaryosu. Birçok meslek ülkemizde "oturmuş" bir düzene sahip. Fizyoterapistlerin meslek hakları bile bundan birkaç yıl önce değerli hocalarımızın çabaları ile ortaya konulmuş vaziyette. Hali hazırda yeni sirkülasyona dahil olabilmiş bir meslek gibi yorumlansa da, geçmişi 50 yılın üzerinde bir altyapıya sahip. Sadece ülkemizde popüler olması birkaç yıllık sürece dayanıyor. Her popüler meslek gibi nasibini alıyor ve her üniversite bu bölümü açmak için yoğun çaba sarf ediyor. Ancak burada riskli bir handikap söz konusu. Bugün piyasada aktif rol alan birçok fizyoterapist, yaşamlarının ortalarına gelip Cahit Sıtkı Tarancı üstadın dediği gibi "yaş otuzbeş, yolun yarısı eder" söyleminden kendine pay alabilmiş değil. Bu artan kontenjanlar göz önünde bulundurulursa, istihdamın sabit kalması halinde bir felaket senaryosu demek.

2- Sektör değer vermiyor! 

Rehabilitasyon sürecini "fizyoterapist" kavramından ayrı düşünmek imkansız. Ne teknik olarak, ne de yasal olarak böyle bir şey söz konusu değil. Sonuçta fizyoterapistler de kazançlarını elde edebilip, hayatlarını yaşamak için savaş veriyor. Ancak bu fizyoterapistleri, firmalara bağımlı hale getirmiyor. Çünkü tablo her ne kadar o seyirde ilerlemese de yasal olarak kurumlar "fizyoterapistlere" bağımlı. Üstelik fizyoterapist "okumamış, cahil" bir kesim de değil. Oldukça iyi üniversite sıralamalarına sahip bireyler. Bu yüzden takınılan tavır ve adeta 200-250 TL için yıllardır çalıştığı çalışanını tek çırpıda kapıya koyabilen "bazı firmalar" bizim şevkimize büyük gölge düşürmektedir.

3- Hak edilen ile kazanılan arasındaki uçurum açılıyor!

Eskiden beri söylenir, "Hak edene hak ettiğini ver!". Ancak bu meslekte "hak edene" kavramı anlaşılsa da "hak ettiği" kısmı biraz göz ardı ediliyor. Serbest piyasa diyeceksiniz, haklısınız da. Ancak asgari ücret eşliğinde bu mesleği yapmak hiçbir açıklama ile örtüşmez. Yoğun fiziki efor isteyen bu meslekte, "sen asgari ücrete de yaparsın" demek hakarettir. Kolay ise o kadar diplomamızı birkaç günlüğüne verelim, oturun inceleyin. O iş, önerdiğiniz o rakama yapılır mı?

4- Kontenjanların gerçeklikten uzaklığı su götürmez bir gerçek.

Güzel ülkemde anlamadığım bir şey var. X kadar kişi ihtiyacın varsa, X tabanında planlamanı yapar, Y yılı içerisinde X kadar kişi mezun edersin ve doğal sirkülasyon kendini korur. Ancak bizim ülkemizde tıp mezunu biraz fazla kazanıyorsa kontenjan artır, diş hekimi çok kazanıyorsa kontenjanı katla, fizyoterapist çok kazanıyorsa kontenjanları katlayarak artır. Bu eğitimin kalitesinin sorgulanmasına sebebiyet verebileceği gibi, işsiz "yüksek vasıflı meslek sahiplerine" de davetiye çıkarıyor. Bunun için 2023 yılında sağlık çalışanlarının oluşturacağı arz / talep korelasyonunu incelemeniz anlamlı sonuçlar verecektir. Günümüzün popüler diş hekimliği, fizyoterapi ve rehabilitasyon bölümleri, eczacıları "gereğinden fazla" mezun verecek. Yani o insanlar sektörde kendine yer edinemeyecek. Bir diş hekimi olmak, bir doktor olmak, bir fizyoterapist olmak kolay mı sanılıyor ülkemde? Bir fizyoterapist, memur maaşından hallice kazanınca neden "çok kazanıyor" sınıfına dahil ediliyor?

5- Biz branşlaşabilirken, neden tek bir branşa dahiliz?

Bir fizyoterapist eğitim hayatı boyunca belirli alanlarda bilgilere sahip olur. Ortopedik rehabilitasyon, kardiyak rehabilitasyon, pulmoner rehabilitasyon, pediatrik rehabilitasyon, nörolojik rehabilitasyon başlıca olmak üzere birçok alanda "yeterli" bilgiye sahiptir. Üstelik bu branşlarda uzmanlık da yapabilir bir fizyoterapist. Hatta bazı kaliteli okullarda onkolojik rehabilitasyon, yutma rehabilitasyonu, yanık rehabilitasyonu gibi spesifik branşlaşmalar da görülebilir. O halde bir fizyoterapist, neden sadece bir hekim branşı ile çalışma yükümlülüğüne sahip? Yani bir fizyoterapist, onkologtan "konsültasyon" almasının sağlık açısından sakıncalı yanı nedir?

6- Devletimiz fizyoterapist atamalarında niye "çekimser"?

Bugün çeşitli kurumlarda çalışan arkadaşlarımız, işi alaylı şekilde öğrenmiş değişik meslek erbaplarının fizyoterapistliğe soyunmasından şikayetçi. O halde, neden fizyoterapistleri işiyle baş başa bırakmıyoruz? Eskisi gibi de değil artık. Bu sene fizyoterapistler KPSS'de alınabilecek en yüksek puanları alıp, devlete atama bekliyor. Sonuç belki hüsran, belki mutluluk dolu olacak. Ancak bu iki durum hakkında kim garanti verebilir? Madem kontenjanların katlanması sektörün realitesi ile örtüşmüyor, neden böyle bir şeye karşı çıkılmadı? Madem bu kadar fizyoterapist gerçekten lazım, neden ataması yapılmıyor? Mezunların yarısını istihdam edecek bir kamu yapılanması sorunun çözümüne önemli bir katkı koyar.

7- Koruyucu sağlıkta fizyoterapist yerleşimi ve kazanımları?

Artık klişeleşmiş "Amerika'da obezite artıyor" söylemi ile giriş yaparken, Türkiye'de de durumun pek iyimser olmadığını söylemek gerekiyor. Özellikle Türk vatandaşlarının yaşam şekline bağlı olarak fiziksel inaktivitenin en az "obezite" kadar tehlikeli olduğunu söylemek hiç de hayalperestlik olmaz. Araçtan inip, koltuğa oturan, koltuktan kalkıp araca binen yaşam formumuz pek de sağlıklı yaşamın anahtarlarına benzemiyor. Özellikle büyük sağlık sorunlarının major risk faktörlerinden biri olan "fiziksel inaktivitenin" bu kadar yaygınlaşması sağlık harcamalarına doğrudan etki edecektir. Şimdi sorumuz şudur, düzenli egzersiz alışkanlıkları ile miyokard infarktüs (kalp krizi), medullar stroke (inme) gibi başlıklarda anlamlı kazanımlar sağlayarak, %70 önüne geçilse bu hem yaşam kalitesini artırıp, hem de maddi kazanımlar sağlamaz mı? Yani 5 birim para harcayacakken, bunu 1 birime mal edilip, bu sayede belli meslekleri de istihdam etmenin herhangi bir zararı var mıdır? Fizyoterapistler, bu tarz yanlış bir yaşam formuna alışmış ve egzersiz yapanların bile "alaylı" şekilde idame ettirdikleri dönemde elzem değil midir?
Quadriceps, vastus medialis, vastus lateralis, rectus femoris, vastus intermedius olmak üzere 4 yapısal bileşenden oluşur. Bu kas genel yapısı itibariyle Tip 2 yani hızlı kasılan ve hareketini kısa süre devam ettirebilen, fazik kaslardan biridir. Yapısı itibariyle stabilizasyona önemli katkılar ortaya koyar. Ancak Quadriceps'in kronikleşmiş diz yaralanmalarında önemli ölçüde zarar gördüğü bilinen bir gerçek. Quadriceps refleks inhibisyon durumunda nasıl bir yanıt sergiler?

Quadriceps kası, dizde ekstansiyon (kilitleme, düzleştirme) görevini üstlenir. Antagonisti hamstring'tir. Hamstring'de bu açıdan iki temel parçaya ayrılır. Biceps femoris, kalça ekstansiyona önemli bir katılım sağlasa da hamstring'in aktif diz fleksiyonuna katılım gösterdiğini söylemek mümkündür. Bu yüzden hamstring germe aktivitelerinde dizi ekstansiyona almak yeterli olmaz ve kalçada fleksiyona getirilir. (bkz; düz bacak kaldırma aktivitesi) Hamstring ve Quadriceps, agonist-antagonist kas prensibi uyarınca çalışır. Bu şu anlama gelmektedir. Quadriceps'in ekzentrik kontraksiyonu ile hamstring'in konsentrik kontraksiyonu "kontrollendirilir". İşin aslında prensip olarak kolay çalışan bu kas bileşeninde ibre genelde Quadriceps'ten yana bozulur.

Quadriceps refleks inhibisyon uyarınca stimuluslara karşı daha duyarsız bir hale gelir. Bu dize lokalizeleşmiş kronik efüzyon yanıtında açığa çıkar. Nitekim bu diz ekstansiyonun önemli ölçüde kaybedilmesi ile de eşdeğerdir. Peki quadriceps refleks inhibisyon tabiri nasıl bir fizyolojik mekanizma eşliğinde şekillenir?

Diz bölgesinde yaralanmalar çok çeşitli formlarda görülebildiği gibi, önemli ölçüde farklılaşmalar yaşar. Bu semptomatik belirtilere de yansır. Örneğin ödem, ağrı, efüzyon yanıtları yaralanmanın derecesi ve karakteristiğine göre başkalaşım yaşayabilir. Ağrı da Quadriceps'in refleks inhibisyonu için bir unsur olabilir. Ancak yaygın kronik efüzyon yanıtı, Ruffini sonlanmalarına uyarıcı bir etki teşkil eder. Bu da golgi tendon organı uyarınca eklem sertliği ve stabilitesinin regüle edilmesini tetikler.

Peki biz fizyoterapistler olarak, Quadriceps'in refleks inhibisyonunun önüne geçebilmek amacıyla klinikte ne tarz uygulamalara başvurabiliriz? Bu etapta önümüze kapsamlı bir yol haritası çıkıyor. Çünkü Quadriceps bizim için elzem bir kas statüsünde olup, re-inervasyonu kısa süre zarfında muhakkak kazanılmalıdır. Bu açıdan belirgin uygulamalar, cryoterapy, transcutanoz electrical nerve stimulation (TENS), iyontoforezis, fonoforezis, ekleme yönelik mobilizasyonlar (patellar glidingler) ve Quadriceps'e yönelik aktif katılım içeren izometrik, konsentrik formda egzersizlerdir. Ancak şu da bir gerçek, vücudumuzun feedback mekanizması uyarınca çalıştığı göz ardı edilmemelidir. Bu açıdan aktif katılımı cesaretlendirmek ve tekrar uyarınca aktif kazanımlar elde etmemizi sağlayan elektromiyografik eğitimler de teknik imkanlar uyarınca rehabilitasyon sürecine dahil edilmelidir. Kronik efüzyon yanıtını da mümkün olan en kısa süre zarfında ortadan kaldırmak gereklidir. Bu uygulamalar için önemli sayılabilecek öneriler aşağıda yer almıştır. Tercihleriniz uyarınca çeşitli parametreleri, rehabilitasyon programınıza dahil edebilirsiniz.

Neuromuscular Electric Stimulation (NMES)

Fizyoterapistler arasında NMES olarak bilinen uygulamanın Quadriceps Refleks İnhibisyonu açısından anlamlı sonuçlar sağlar. Rehabilitasyon cerrahi akabinde 48 saat sonra başlar ve birkaç hafta boyunca devam eder. (48 hours to several weeks)

  • Tedavi süresince günde 2 defa uygulanmalı
  • Tedavi süresince toplamda 15 seans ve üzeri uygundur
  • 15 saniye uyarı, 45 saniye dinlenme formunda uygulanabilir
Cyrotherapy

Cyrotherapy, eklemde meydana gelen hasarı geri döndüremez, ancak zayıflamış motor nöron aktivitesini artırır ve rehabilitasyon sürecine aktif katılımı artırır. Bu açıdan Quadriceps refleks inhibisyonunun önüne geçebilme açısına önemli bir konumdadır. 

Futbolun, çoğu zaman sadece futbol olmadığı yargısı çeşitli dinamiklere oturur. Bunun yegane sebebi futbolun milyonlar tarafından takip edilen, milyarlarca dolar bütçeye sahip bir pazar olmasından ötürüdür. Futbol ile içli dışlı olmayan bir kültürel yapıdan söz etmek günümüz itibariyle oldukça güç. Bu yüzden futbol sahasında yaşanan şiddet, mutluluk, sevinç, hoşgörü, fair-play ruhunun toplumun dinamiklerine de yansıdığını söylemek hiç de yersiz olmaz. Bu açıdan futbol örnek aktiviteler ile topluma doğruları "empoze" etmek amacıyla doğru bir araç olabilir.

Geçtiğimiz gün oynanan (13.08.2016) Beşiktaş-Galatasaray Süper Kupa maçı gerçekten hoş bir anıyı da geride bırakmamıza vesile oldu. Daha öncesinde dünyanın önde gelen kulüplerinde de oynama fırsatı edinen Hollanda asıllı yıldız Wesley Sneijder takdir toplayacak bir hareket imza attı. Bu şu açıdan oldukça önemli bir konumda. Toplumumuzda engeller ile mücadele eden milyonlarca insan mevcut. Bu engeller çoğu zaman bizim dizayn anlaşımızdan ötürü oluşsa da, fiziksel engellerin de önemli bir payı olduğunu yadsımamak gerek. Bizler çoğu zaman toplumumuzun bu kıymetli parçalarına gereken özen ve önemi göstermekten aciz bir konumdayız. Halbuki insanlarımızın bu güzel yanlarını görmek ve onların sevinçlerine ortak olmak önemli bir konumda.

Wesley Sneijder ise daha önce sahalarda çokça yaşadığımız ancak her seferinde yenilemenin çok kıymetli olduğu bir şeyi gerçekleştirdi. Maçın sonunda kazandığı madalyayı, güzel dostumuza armağan etti. Biz fizyoterapistler için bu eylemin anlamı son derece büyüktü. Çünkü bu güzel dostlarımızın mutluluğu için emek veren biz fizyoterapistler, bu tarz onları ne kadar sevdiğimize dair aktiviteleri gördükçe büyük bir sevince boğulmaktayız. Tıpkı diğer insanlar gibi. Bu resmi paylaşma amacım da gerçekten özverili ve insancıl bu tarz girişimlerin herkes tarafından benimsenmesi ve Wesley Sneijder'ın bu güzel davranışının tüm toplumumuza örnek teşkil etmesidir. Onlar bizim kıymetli dostlarımız ve onlar için emek vermekten hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiz.
Ağrı hoşnutsuz bir deneyim. Baş edilmesi güç, zihninizi ve vücudunuzu esir alan bir olgu. Şüphesiz vücudun kendini yeni yaralanmalara karşı koruması gerekiyor. Ancak bunun ağrıdan daha kolay bir yolu yok mu? Ağrı yaşanılması gereken bir süreçten ibaret mi? Ağrılarınızın geçmesi için neler yapmanız gerekiyor?

Öncelikle insanlar, var oluşundan bu yana ağrı ile yüzleşmekteydi. Ağrı, vücudunuzun size karşı bir feedback'idir. Geri dönüşüdür. Ağrının olması bazı hususlarda şöyle bir önem ihtiva eder. Örneğin dışarıdan gözlemlenmesi oldukça zor bir yapıdan söz edelim. Bu yapıyı günlük yaşamda inceleme fırsatımız var mı? Şüphesiz yok. Bu etapta ağrı devreye girerek, "burada bir şeyler normal gelişmiyor" yanıtını size veriyor. Anlayacağınız görsel tecrübe yerini duygusal deneyime bırakıyor. Hali hazırda birçok hastalığın primer bulgularından biri "ısrarlı ağrı" şikayetidir. Ancak ağrı deyip geçmek, ağrıya bir nebze haksızlık anlamı da taşıyor. Çünkü ağrının bir karakteristiği, lokalizasyonu, frekansı ve tipi vardır. Bu yüzden her "ağrı" ortopedik veya nörolojik unsurlar ile özdeşleştirilmez. Daha komplike bir olgudur ağrı.

Ağrı şikayetlerinin ise özellikle orta yaş grubuna önemli bir şekilde yoğunlaştığını görebiliyoruz. Burada ağrının bazı kriterlerini sorgulama noktasına erişiyoruz. New York Times'ın "Çok Satanlar" listesinde kendisine uzun süre yer edinmeyi başarmış olan kitabın yazarı Saygıdeğer Dr. John E. Sarno bu duruma farklı bir bakış açısı getiriyor. New York Üniversitesi'nde klinik uygulamaları sırasında muazzam bir detayı fark ediyor. Fark ettiği şey, ağrı ile psikolojik faktörlerin yadsınamaz uyumu. Sayısız hasta ile yakından iletişim geçme fırsatı elde eden Dr. John E. Sarno, ağrı yanıtının çözüme kavuşabilmesi için kişilerin günlük yaşamını da analiz etmeyi öneriyor. Bunu fizyolojik açıdan da detaylı şekilde analiz ediyor. Kendisi kitabında detaylandırdığı içeriğinde ağrı yanıtının ataklar şeklinde gelişmesi ve belirli zamanlarda artış göstermesinin mekanik olarak kabul edilmesinin güç olduğunu dile getiriyor. Bunu daha da net açıklayabilmek için yaşamımıza dahil olmamasına imkan tanımadığımız "stres" faktörünü ele alıyor. Hastalarına daha detaylı bir yaklaşımla sorgulaması gerekliliğini ise öykülerinde "bundan önce hiçbir şeyim yoktu", "maç sırasında kendimi ağrı ile boğuşurken buldum" tarzında söylemleri ile fark ediyor. Peki, birçok hastalığa etyolojik taban oluşturan "stres faktörü" bu kadar kritik bir öneme mi sahip?

Şu bir gerçek. İnsan yaşamına "göçebe" olarak başladı. Göçebe yaşamı şimdi içinde bulunduğumuz durumla kıyasladığımızda birçok sorunun da çözüm kaynağıydı. Mesela Mortgage kredileri yoktu, araba almak gibi bir durum söz konusu değildi, iş bulma gibi kaygıları yoktu, düğün yapabilmek için küçük çapta bir servete sahip olmalarına gerek yoktu. Ancak globalleşen ve iç-içe geçen dünya, yeni ekonomik sistemle beraber insanlara büyük sorumluluklar yükledi. Mesela artık yaşamak için, gününüzü idame ettirmek için "bir eve sahip olmanız veya kira ödeyecek finansal gücünüz" olmalı. Buradan psikolojik bir bakış açısı getirmekten ziyade aslında "normalleşen" hayatınızın ne kadar büyük bir "stres" yükü ihtiva ettiğini görmenizi istiyorum. Yani aslında mutluluk saçan bünyeniz, bir o kadar da stresle mücadele ediyor. Gelelim ağrının neden orta yaş (30-60) arasına lokalize olduğuna. Şöyle düşünün. Öğrenciyken veya işe yeni başlamışken hayal edin kendinizi. Ne kadar hoyrat, ne kadar cesurdunuz değil mi? Henüz 21 yaşında atıldığınız hayat macerası bile cesaretinizin tasviri için yeterli olabilir. Ancak zamanla denklemler değişti. Artık "bağımsız" bir kişilikten "evli, mutlu, çocuklu" bir kişiliğe terfi ettiniz. Bu da size atacağınız adımlarda büyük engelleri doğurdu. Belki durumdan memnunsunuz ancak doğal gitmeyen bir şeyler var.

Scarlett Johanson'un başrolünü üstlendiği 2014 yapımı Lucy'yi düşünün. İzleyenler için olduğu gibi devam ediyorum. Orada zihninizin aslında sandığınızdan daha öte bir önem ihtiva ettiğini belki biraz abartılı, belki biraz Hollywood yorumlaması ile gözlemlediniz. Zaten beyninizin size verilmiş, sunulmuş koca bir hazine olduğunu bu yaşınıza kadar idrak edemediyseniz büyük bir kayıp içerisindesiniz. Zihniniz, önemli bir kontrol merkezidir ve bu kontrol merkezini idame etmek de sanırım hayatımızdaki en zor deneyimlerden biri. Ağrının karakteristiği de "öğrenilen bir deneyim" boyutunu kazanabilir. Nasıl mı? Bunun için organizma ve "sensitizasyon" ilişkisini kısaca bir analiz etmenizi isteyeceğim.

Bunun için "fizik tedavi aldım ama bana yaramadı" demekten ziyade daha kompleks bir boyutta düşünün. Bunda da vücut geliştirme sporcularını ele alalım. Örneğin bir vücut geliştirmeci inanılmaz bir gelişim sağlamak için "haftada 3-4 kere ağırlık antrenmanı" yapmalı! Ancaak, gelişmek istiyorsa daha önemli de bir şeyi yapmalı. Beslenmeli mesela. Bu ikili ilişkide sporcu, hiçbir zaman "ben dünya kadar antrenman yapıyorum niye gelişmiyorum, o halde vücut geliştirme yalan" demez. Siz de fizik tedaviyi fiziksel olarak etkenlerin ortadan kaldırılması olarak yorumlayabilirsiniz. Ancak bilişsel olarak da bu sürece dahil olmalısınız. Çünkü bilişsel hazırlık yapmadığınız takdirde "ağrı" yanıtı kısa sürede tekrardan bedeninizi esir alacak ve bu sefer belki de daha ağır bir tecrübe yaşatacaktır. Bir hatırlayın oğlunuzun düğünü öncesi belirsiz sırt ağrılarınız oldu mu? Ya da kızınız üniversite kazandığında, kolunuza yayılan uyuşma hissi ve omuzda giderek artan bir ağrı? Ya da yoğun kredi taksitleri altında kaldığınızda dinmek bilmeyen baş ağrılarınız? Muhtemelen olmuştur. Burada işte "stres ile başa çıkma" sürecini sorgulamak gerekiyor. Çünkü zihninizi kontrol demek, ağrıyı kontrol demek.

Bugün mesela bir değişim yapın. Hayatın size yüklediği ancak her gün yüzleştiğinizden göz ardı ettiğiniz "sorumlulukları" not edin. Göreceksiniz ki, her ne kadar mutlu olsanız da stres bünyenizi önemli ölçüde yıpratmış olacak. Fizyoterapist eşliğinde tedavinizi devam ettirirken, zihinsel olarak da "ağrının gelip geçici bir deneyim olduğunu" ve vücudunuzun "size ait olduğunu" hatırlayın. Bu basit görev ve yükümlülük bir süre sonra yaşam kalitenizde artış ile ağrılarınızın önemli ölçüde azalması ile sonuçlanacaktır.

Unutmayın! Bu yazıda yer alanlar tedavi niteliği taşımaz. Ağrı masum sebeplere dayandırılabileceği gibi, Tümör gibi kötü deneyimlerin de semptomlarındandır. Bu yüzden ağrı ile yüzleştiğinizde ilk yapmanız gereken şey kesinlikle bir uzman hekime danışmaktır.